Estetik mi Sağlık mı?

genetik-muhendisligi-calisma-alanlariGenetik bilimini eminiz birçoğunuz duymuşsunuzdur. Genetik bizim ülkemizde çok iyi amaçlar taşıdığına inanılmayan bir bilim dalıdır. Genellikle GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) ile gündeme gelmiş ve insanların bilinç altında yan etkileri pozitif etkilerinden daha fazla olacağı şeklinde bir iz bırakarak gitmiştir. Ben bu yazımda burada GDO’dan çok genetiğin başka bir alanındaki etkilerinden bahsetmek istiyorum.

Bu yılın en güncel verileri genetik hastalıkların tespitinde yapılan yeni buluşlar üzerine. Genetik hastalıklar kendisini doğuştan belli edebileceği gibi doğumda resesif (çekinik) ancak ileriki yaşlarda kendisini açığa çıkaracak şekilde de olabilmektedir. Zamanında insanlar üzerinde büyük kıyımlara yol açmış olan enfeksiyon hastalıkları bir yana genetik teknolojinin gelişmesiyle kendine bir alan yaratan bilim dallarında başı çekmektedir. Çünkü genetik hastalıkların tespiti ve tespit edilse bile tedavisi oldukça zor yapılabilmektedir. Üstelik bazı genetik rahatsızlıklar kendini ortaya çıkardığında iş işten çoktan geçmiş olabilmektedir çünkü kişinin o hastalıkla savaşabileceği gerekli mekanizmaları bulunmamaktadır. Bu da bizi bu genlerin daha henüz bebeklik aşamasında ve hatta doğumda saptanabilirse nasıl olabileceği sorusuna getirmektedir. Nitekim bilim adamları da bu konu üzerinde yoğun çalışmalarda bulunmaktadırlar.

Birbirinden oldukça farklı genetik rahatsızlık mevcuttur. Bunlardan bazıları yalnız anneden veya yalnız babadan gelmesi sonucu kendisini gösteremeyen ve doğal olarak çekinik halde kalan ve hastalık ya da herhangi bir anormallik meydana getirmeyen rahatsızlıklardır. Ancak bazıları ise yalnız anne veya babadan bile gelse baskın şekilde de kendini belli edebileceği için sağlıkla olan gene baskın çıkıp rahatsızlık meydana getirebilir. Bir de bunlardan çok farklı olan anne veya babadan gelmese bile hamilelik süresinde mutasyona uğraması sonucunda bebekte bir rahatsızlık meydana getirebilecek olan durumlar mevcut. Bu genlerden tekinin mutasyona uğraması normal şartlarda bile genetik bir rahatsızlığın zor saptanabildiği durumlarda tek genin ortaya çıkarılabilmesi bilim insanlarını daha da zor bir durum içerisine sokmaktadır. Ancak durum ne kadar zor olursa olsun bilim insanları bu duruma bir çözüm bulabilmek için kolları sıvamış durumda çünkü doktorlar ABD’de neonatal yoğun bakım ünitesine alınan yeni doğanların üçte birinin genetik hastalıklardan yakındığını söylüyor. Bu rakam aslında bir hayli çok.

Yukarıda belirttiğim üzere tek gen mutasyonlarının saptanması oldukça zor ve şu anda tek gen mutasyonundan kaynaklanan 4000’den fazla genetik hastalık mevcut. Ancak Kuzey İrlanda’lı bilim insanı Stephen Kingsmore geliştirdiği lllumina HiSeq 2500 gen sıralayıcısı ile hasta bebeklerden aldığı örneği, bebeğin anne ve babasından aldığı örnekleri  ve bir referans genomundakileri karşılaştırabilmekte ve bu sayede hangi gende sorun olabileceğini tespit edebilmektedir.  Ve genin tespiti sonucunda belirli hastalığa yönelik tedaviye de başlanabilmektedir veya direk gene müdahale edilebilmektedir. Elbette böyle bir yöntemi duyan bazı aileler bu teknolojiden faydalanabilmek için daha şimdiden sıraya girmişlerdir. Bir takım insanlar hastalıklı gen taşıyıp taşımadığının kontrolünü yaptırıyor ve o geni çocuğunun taşımaması için tüp bebek yönteminin de işe dahil olduğu bir testin içerisine giriyor. Kadın ve eşinden alınan döllenmiş yumurta örneklerinin defalarca ekimi yapılıyor ve daha sonra bu embriyodan aldıkları örneğe genetik tarama yaparak sağlıklı genlere sahip embriyoyu rahme aşılıyorlar. Aileler bu sayede daha sağlıklı bebeklere sahip olabiliyorlar. Başka bir aile ise 4 erkek çocuğunun olduğunu ancak artık kız bebek istediklerini söyleyerek benzer bir yöntemden faydalanıyor ve yalnızca kız bebek embriyolarını regulate-designer-babies_1rahmine aşılattırıyor. Ancak bu durum hafif hafif tehlike çanları çalmaya başlatabilir. Fertilite Enstitüleri’nin direktörü ve fertilite doktoru olan Jeffrey Steinberg kliniğe gelen çiftlerin %90’ının bebeklerin cinsiyetini seçmek istediğini söylüyor. Tabi bu durum cinsiyetle başlasa bile bu teknolojinin geliştirilmesiyle beraber belki de çok uzak olmayan bir gelecekte insanlar çocuklarının hastalık geni taşımamasını, saçlarının sarı, gözlerininse mavi olmasını istediğini  söyleyebilir. GDO gibi bir durumun bile gündemi aylarca sallamasının ardından böyle bir bilimsel bulgunun neler yapabileceğini düşünebilirsiniz. Ancak işin gerçek tarafı bu sistemin şimdiden uygulanmaya başlanmış olmasıdır.

Elbette her şey o kadar basit olamamaktadır. Genleri kesmek, çıkarmak, onlarla oynamak her ne kadar teoride kolay olsa da pratikte oldukça zor bir işlemdir. Teknoloji her geçen gün daha da ilerlemesine rağmen IQ gibi henüz birçok karakterimizin hangi genlerin işbirliği sonucu ortaya çıktığını bilemiyoruz bile. Yine de teknolojinin çok hızlı bir şekilde ilerlediğini ve ilerleyebileceğini de göz ardı etmemeliyiz. Özellikle son 80-90 yıldır Biyoloji özellikle Genetik alanındaki gelişmeler dudak uçuklatabilecek şekildedir. Daha kısa bir süre öncesine kadar karakterlerimizi ortaya çıkaranın ne olduğunu bilemiyorduk ancak şu anda o genleri kesip yerine başkalarını koymaktan veya genlerden hangisi baskın hangisini çekinik yapacağımıza karar vermekten ve görünüşümüzü değiştirmekten bahsediyoruz.

Burada yapmamız gereken yeniliklerden korkmak olmamalıdır. Yenilikler, teknoloji, bilim bugün bizim yerimize birçok işi kendisi yapmakta ve bize zamandan tasarruf kazandırmaktadır. Belki de 1 ayda gideceğimiz yolu 1 günde gidebilmekteyiz. Veya yüz yıl önce ölebileceğimiz bir hastalığın tedavisi bugün teknoloji ve bilim sayesinde çok daha kolaydır. Önemli olan nokta yeniliklerden korkmak değil onları nasıl ve ne şekilde kullanabileceğimizin kararını iyi verebilmektir. Düşünce şeklimizin ise “Bunu yaptığımız zaman bize getirecekleri ve bizden götürecekleri ne olacaktır ya da doğaya ve evrime katkıları ve müdahaleleri nasıl olacaktır” şeklinde olmalıdır. Çünkü gelişme dediğimiz durum ancak yeniliklere açık olarak fakat sonuçları ise tarafsız bir gözle ve düşünce sistemiyle incelediğimizde ve değerlendirdiğimizde olabilmektedir. Unutmayalım ki bundan yarım asır önce ve hatta dünyanın bazı noktaları şu anda halen ilaçların ve aşıların kullanılmaması gerektiğini çünkü bu şekilde kadere müdahale edildiğini, aslında ölebilecek bir kişiyi ölmekten kurtardığımıza inanmaktaydı ve inanmaktadır. Yine aynı şekilde doğum esnasında anestezinin yaptığı günahın bir sonucu olarak o sancıyı çekmek zorunda olan kadınlara yapılan bir kötülük ve dine “karşı” bir durum olduğuna inanılmaktaydı. Ancak şu anda bunların ne kadar ilkel ve bencil bir düşünce sisteminin sonuçları olduğunu kabul etmekteyiz. Ve bir gün mesela 100 ya da 200 yıl sonra ise artık doğal yollarla meydana gelen hastalıklı çocuklara hüzünle bakacağımız ve böyle bir tedavi varken neden hasta olmayı seçtiğini anlayamadığımız ya da kendi fiziksel görünümünü ayarlayabilecekken neden istemediği özelliklerle yaşadığını anlayamadığımız bir dünyada bulabiliriz kendimizi. Üstelik bunların çok normal karşılandığı bir dünya. Saçımızı daha sonradan sarı veya kızıla boyatmak yerine genlerimize yapılan müdahale sonucu sürekli sarı olması daha mantıklı gelebilir sanırım.

Ancak eğer kişisel yorumumu da katmam gerekirse, kendim de bir bilim insanı olarak her ne kadar gelişmelere açık olmamız, desteklememiz gerektiğini düşünsem bile doğanın varlığının, bize verdiklerinin ve ondan tek bir taşı çektiğimizde bile domino taşları gibi tüm sistemin nasıl çökebileceğinin de hatırlanması gerektiğini düşünüyorum. Hastalıklar elbette engellenebiliyorsa, o insan sağlıklı olabilecekse, bir bebek sağlıklı doğabilecekse bunun önüne geçilmemelidir. Araştırma ve geliştirme ruhu insanın doğasında olan ve ona verilmiş en güzel şeylerden bir tanesidir. Ancak her ne kadar kişisel olarak renkli gözleri ya da kızıl saçları sevsem bile bir olayın rastgele olması, ortaya çıkabilecek kombinasyonun bizi şaşırtması ihtimali çok daha cazip gelmektedir bana. Bir gün çocuğum olduğunda onu sırf istediğim göz rengine ya da saç rengine sahip değil diye sevemeyeceğimi düşünemiyorum bile. Kaş yaparken göz çıkarmak misali sanırım bilim yaparken insanlıktan vazgeçmememiz gerektiğini bir kere daha düşünmeliyiz.

Reklamlar

“Bir Gün” Diye Diye..

indirBir gün gelir, her şey düzelir. Bir gün her şey kendiliğinden yoluna girer. Sonuçta hiçbir şey sonsuza kadar devam edemez. Her şeyin bir sonu olmak zorundadır.

Peki nedir bu bir gün, bir gün diye tutturduğumuz şey? Hangi gündür o gün? Nasıl sona erecektir o gün her şey ya da kim sona erdirecektir?

Sanırım burada bizim kastettiğimiz “bir gün” aslında kaderciliğin ta kendisidir. Hayatımızda iyi veya kötü birçok olay yaşarız. Bunlar bize ağır gelebilir, belki taşıyamayacak kadar, belki de görmezden gelecek kadar.. Ve ardından o sihirli kelimeler dökülür dudaklarımızdan : Bir gün.. Bir gün her şeyin nasılsa biteceğini, çırpınmanın, üzülmenin, çabalamanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini söyleriz. Bir nevi kaderin üzerine atarız tüm sorumluluğu. O nasılsa yazılmıştır artık, geldiği gibi gidecektir de. Peki ama ya giderken çok geç olmuşsa artık? Evet, gidecektir gitmesine ancak bizden neler götürecektir acaba? Ya elimizden kayıp gitmişse bazı şeyler? Sırf biz sorumluluğu o “gün” e attık diye. Peki bunda gerçekten sorumluluk  “bir gün” e mi aittir yoksa bu sorumluluğu ona yükleyerek “yok bir şey” i oynayan bizlere mi aittir? Konu üstünlüğe ve gelişmişliğe geldiğinde doğadaki diğer tüm canlılar içerisinden en gelişmişi olduğunu, düşünebildiğini, uygulayabildiğini savunan insan, neden sorumluluğu üzerine almaya geldiğinde bir gün’cülüğü ve acizliği oynamaktadır peki? Öyle ya, biz yaparız, biz müdahale ederiz, biz karışırız, biz olayları dağıtırız, peki toparlamaya geldiğimizde? O zaman artık durum bizi aşmıştır ve biz kenara çekilip mızmız bir çocuk gibi suçu kadere atmışızdır ve o günün ise bizi kurtarmasını bekler olmuşuzdur. Peki bu bir iki yüzlülük, acizlik, bencillik değil midir? Bize doğuştan verilen hakları nankörlük yaparcasına fırlatıp atmak değil midir? Belki de sırf bu yüzden dünya üzerinde insanlık henüz ergenlik dönemine bile girememiştir.. Hâlâ her şeyin bizim olmasını, hâlâ her şeyi tüketmeyi, hâlâ yok etmeyi istemekteyiz ancak çark dönüp sıra o tükettiklerimizi üretmeye, yerine koymaya, vermeye geldiğinde o derece aciz, o derece yetersizizdir.

Evrenden alırız, doğadan alırız, koparırız, çalarız ; politikacılardan isteriz, onları çıkarırız, yüceltiriz, adeta Tanrı yaparız, kendi yapamadığımız her şeyi daha yüksek mercidekilerin yapmasını isteriz, hep isteriz; anne babamızdan isteriz, onlar yeri geldiğinde bizi anlamayacak, bizim kafa yapımıza, düşünce sistemimize inemeyecek kadar “çağ dışı” dırlar ancak vermeye geldiklerinde onlar büyüktür, anlamak zorundadırlar, vermek zorundadırlar, yine isteriz ; sistem yanlıştır, üstlerimizdekiler hiçbir şey yapmamaktadırlar, aslında bize hep eziyet çektirirler, alırlar bizden ama isteriz, vermezler.. Bu listeyi istediğimiz kadar çoğaltabiliriz, kimse hiçbir şeyi “vermez.” Ama o BİR GÜN verebilir. O gün bizim günümüzdür ya her şeyi verir, her şeyi düzeltir. Peki neden hep bizim yaptıklarımızı başkaları düzeltmelidir? Ya artık evren, doğa ondan kopardıklarımızı bize veremediğinde, ya Tanrı yerine koyarak taptığımız politikacılar artık Kaf Dağı’ndan bize baktığında ve verdikleriyle daha fazla yetinemediğimizde, ya anne babamız artık bize daha fazla veremeyecek duruma geldiklerinde ve hatta yanımızda olamadıklarında.. Peki ya o BİR GÜN çok geç olduğunda? Peki o zaman ne olacak? O zaman kimlerden isteyeceğiz biz’i, ego’muzu daha fazla beslemelerini?

Madalyonun bir de diğer yüzüne bakalım mı? Neden o BİR GÜN bu gün olmasın? Neden o gün olayları düzelten kişi biz olmayalım? Biz aldık, biz istedik, biz kopardık, peki neden şimdi biz vermeyelim, biz üstlenmeyelim?  Şunu kabul edelim ki, sadece istemek bize hiçbir şey katmadığı gibi her zaman daha fazla istememize neden olacaktır. Çünkü tüketimin, istemenin, almanın bizi götüreceği nokta ancak bir kara delik gibi sürekli daha fazla yokluğun içerisine çekilmemiz ve bir gün belki olduğumuz konumdan bile daha da geriye gidecek olmamızdır. Ancak vermenin, üretmenin, var etmenin sonu yoktur. İnsanı değil ancak insanlığı beslemenin sonu yoktur.  Etrafımızda var olan ve var olabilecek şeylerin özgür irademize girebilen kısmını yok saymayalım. Aldığımızı geri vermeyi bilmemiz gerektiği gibi verdiğimizi de geri almayı bilmek zorundayız. Aksi takdirde doğa yok edici, sistem parçalayıcı, Yaratıcı ise bize göre zalim olmaya devam edecektir.

O halde şimdi yeniden düşünelim. İsyan ettiğimiz, kabullenmediğimiz, reddettiğimiz tüm olaylar ve hayatımız kim tarafından ve ne zaman düzelecektir?

BİR GÜN mü? Yoksa BU GÜN mü?

nicanor parra 

Edinilmiş Cahillik

cahilCahillik nedir sorusuna vereceğimiz cevap en basit hali ile herhalde eğitim görmemiş ve bilgisiz kimse olacaktır. Çünkü aslında “cahil” kelimesinin sözlük anlamı budur, peki ama cahillik gerçekte nedir?

İnsanların yerleşik hayata geçmeye yeni başladıkları ya da devletlerin artık neredeyse kurulmaya çalışıldıkları dönemlere bir bakalım. Her şey o kadar yeni ki, sistemler henüz oturmamış, insanlar nasıl geçineceklerini ve yaşamlarını devam ettirebileceklerini düşünmekten okul, manastır, tapınak gibi eğitim kurumlarına vakit ayıramamışlardır. Doğal olarak eğitim kısmı yalnızca varlıklı ailelere verilen bir hak, ayrıcalık gibi görünmektedir. Belirgin nedenlerden ötürü okuma-yazma ve gelir seviyesi düşük kısım ise halkın geri kalanını oluşturmuştur. Elbette o dönemlerde yüksek düzeyde eğitim yaygın olmamakta ve gerekli de görülmemekteydi. Bunun nedeni insanların en temel ihtiyaçları olan barınma ve beslenme sorunlarına eğilmeleriydi. Bununla beraber halkı eğitecek yeterli ve gönüllü miktarda eğitmen de bulunmamaktaydı.

Elbette işin bir de şöyle bir yüzü var ki o da çağın gelişmiş bir teknolojiye sahip olamamasıydı. Bundan bir veya iki bin yıl önceki teknolojiyle şimdi ki teknoloji karşılaştırılamaz bile. Hatta daha ileriki yıllara gidersek, sanayi devrimi ardından gelen yıllarda bile gelir seviyesi düşük insanların eğitim araç, gereç ve kurumlarına ulaşması oldukça güçtü. Üstelik bazı kesiminki ise imkânsız denecek kadar zordu. Tüm bu ve bunun gibi daha birçok nedenlerden ötürü insanlar okuma-yazma bilmemekteydiler ve bilenler ise daha fazla okuyup kendilerini geliştirecek imkânlardan mahrum bırakılıyorlardı veya zorunlu olarak mahrum kalıyorlardı. Bu da zamanın ya da geçmiş zamanların bilgilerine erişimi ve bilgi seviyesinin yükselişini kısıtlamaktaydı elbette.

Şimdi de günümüz zamanına dönelim. İçerisinde bulunduğumuz zaman için nedir cahillik? Geçmiş zamanlara bir göz attığımızda, kelimenin şimdiki anlamı zihinlerimizde daha iyi şekillenebiliyordur sanırım. Karşılaştırma yaptığımızda bir eğitim kurumuna,  araç ve gereçlerine erişebilme imkânı günümüz insanları için elbette çok daha kolay. Eğitimden kasıt hiçbir zaman okul olmamalıdır tabii. Eğitim kişinin kendisini geliştirebileceği her türlü veriyi, bilgiyi veya dokümanı içerisine almalıdır. Pekiyi tüm bu imkânlara rağmen insanların okuma ve öğrenme isteği ne kadardır? Bir konuda yeterli bilgisi bile olmamasına rağmen o konuda düşüncesini dile getiren insanlar suçu kadere atarak geçmiş zamanlarda yeterli imkânlara sahip olmadıklarını, ailesinin gerekli özveride bulunmadığını söylemekte ve şimdi ise buna kendisinin gücünün yetmediğini dile getirmektedir. Ancak aynı kişi elinde son teknoloji ürünü telefonla gezerken bir kitap fiyatının kendi gelir düzeyine göre çok yüksek olduğunu da söylemektedir. Söz konusu her türlü konuda esip gürlemeye ve söz söylemeye geldiğinde elinden geleni ardına koymayan bir insanın söylediği şeyi nereden, hangi yöntemlerle edindiği ve hangi bilgiye dayanarak ifade ettiğini sormaya sıra geldiğinde bahaneleri arka arkaya sıralaması ne kadar da ironik değil mi? Üstelik durumu atalarından öğrendiği noktasına getirdiğinde tadından yenmez oluyor. Ülkemizde bir gazetenin fiyatı günlük harcamalarımızın çeyreği bile değilken okuyup öğrenemediğimiz değil öğrenmediğimiz haberler üzerinden prim yapmak ne kadar da kolay, değil mi? Ancak biz 21. Yüzyıl’ın sosyal insanı yine de elimizin tersiyle ittiğimiz ve göz ucuyla bile bakmadığımız o ilkel insanlardan daha modern, medeni ve bilgiliyiz. Çünkü biz daha iyi giyiniyoruz, daha iyi araçlara biniyoruz ve marka ürünleri kullanıyoruz. Ancak beyinlerimizin içi nelerle dolu, orası kişinin vicdanına kalmış.

Şimdi yeniden düşünmemiz gerekirse, nedir cahillik? Yeterince eğitmenin, okuyup öğrenecek materyalin ve kurumun olmadığı zamanlardaki insanların içerisinde bulunduğu bilgisizlik ve eğitim görememezlik midir yoksa gerek internet veya televizyon gibi elektronik ve görsel kaynaklara gerekse elimizin tersiyle ittiğimiz yazılı kaynaklara ulaşımı birçok açıdan kolay olan günümüz insanının öğrenememesi değil öğrenme isteği eksikliği midir?  Belki de teknolojik cahilliği günümüz koşullarında bir alışkanlık haline getirmiş ve öğrenmekten korkar hale gelmişizdir, ne dersiniz?

 

Çuvaldızı Önce Kendimize Batırmak..

İnsanlar tarafından nasıl bir muameleye tabi tutuluyoruz? Ya da acaba neden böyle bir muameleye tabi tutuluyoruz?

“Tür” bazında aynı olmakla beraber  “öz” bazında birbirimizden tamamen farklı insanlarız. Algılayış,anlayış,kavrayış şekillerimiz birbirimizden farklı. Bu da çoğu zaman birbirimizi yanlış anlamamıza,anlatamamamıza veya kendimizi ifade edemememize neden oluyor. Birçok kez hak etmediğimiz durumların başımıza geldiğinden ,hak etmediğimiz hakaretlere uğradığımızdan söz etmişizdir.

“Ben bunu hak edecek ne yaptım?”  ya da “Ben bu hakaretleri hak etmiyorum!” gibi soru ve ifadelerle defalarca karşılaşmışız hatta yaşamışızdır. Peki gerçekten biz bu hakaretleri ya da olayları hak ediyor muyuz yoksa aslında çok mu masumuzdur?

Hak etmediğimiz bir hayatta yaşıyoruzdur,biz aslında çok daha iyi bir hayata layığızdır. Hak etmediğimiz şekilde yönetiliyor,hiç hak etmediğimiz haksızlıklara uğruyoruzdur. Okulda öğretmenden boşu boşuna azar işitmiş,iş yerimizde patronumuz bize haksız yere ithamlarda bulunmuştur. Anne babamız,kardeşimiz bile anlamıyordur bizi.
Gerçekten de sıra dışı bir dünyada çok farklı güçler altında yönetilip,farklı ve birbirinden zararlı etkilere maruz kalmaktayız. Şehir hayatının negatifliği insanların gözleri önüne gri bir perde çekmektedir. İnsanların hepsi aynı yönde ,tamda onların istediği gibi bir akışta ahenk sandıkları ahenksizlikte akıp gitmektedirler. Peki bu durum bizim yalnızca bir dakika durup düşünmemize engel midir? Bir durumu zor diye yapmamak bir mazeret midir? Belki tamda hak ettiğimiz hayatı yaşıyoruzdur? Belki bir takım unsurlara sadece “dur” deme cesaretini gösteremediğimizdendir bunca eziyet? Eğer tarihe bakarsak şunu söylemek doğru olacaktır : biz ne kadar güçlü isek rakibimizde ancak o kadar güçlüdür. Çünkü olmak zorundadır. Bunun başka alternatifi yoktur. Aslında rakibimizin gücü bizi korkutmamalı,aksine güç ve cesaret  vermelidir. Basit bir şekilde düşünecek olursak,eğer karşınızdakinin sizden güçsüz olduğunu bilirseniz onu yenmek için büyük bir çaba sarf etme gayretinde bulunmazsınız. Daha da basit haliyle,eğer karşınızdaki insanların düşünme biçimi veya algılama yetenekleri zayıfsa,sizde ona o frekansta uyarılar göndermeye başlarsınız veya onun frekansına inersiniz. Güçlü yeteneklere ve keskin bir zekaya sahip bir ortama girerseniz,onlara yetişmek uğruna çok daha fazla çaba sarf edersiniz.Aksi taktirde elenir ve hakkınızı kaybedersiniz.  Eğer sizden daha farklı seviyedeki bir ortam içine girerseniz,bu sizi  köreltir çünkü çaba sarf etmenizi gerektirecek tetikleyici bir unsur ortamda bulunmamaktadır. Bu da bizi,en başta bahsettiğim yaşayış veya yönetiliş biçimimize getirmektedir. Yani hak etmediğimiz şekillerdeki davranışlara,yönetimlere ve muamelelere yeminmaruz bırakılıyoruzdur çünkü hiçbir zaman kendimizi suçlamamış, hep sadece “davrandığı” için bile karşımızdakine yüklenmişizdir. Çünkü ona DUR deme cesaretini gösterememişizdir. “Kimse yapmıyor ben neden yapayım” demişizdir. Şimdiye kadar böyle geldi,bundan sonra da böyle gider demişizdir. Çünkü bizden öncekiler tamda bunu söylediler. Belirli bir yaşa gelmiş,ülke başına geçecek bakanları bile seçebilecek oy kullanma hakkına sahip olabilmiş,üniversiteye girebilmişsinizdir ancak bir üniversitede size yalnızca bir dersi öğretmek için bulunan bir öğretmenin size tıpkı ilkokul çocuğu gibi gösterdiği davranışa ses çıkaramıyorsunuzdur. Size bunun yanlış olduğu öğretilmiştir,öğretmendir o bir kere. Üstlerinizden göremediğiniz saygıyı sizin göstermeniz beklenmektedir. Hak etmediğinizi düşündüğünüz bir yönetim tarafından yönetiliyorsunuzdur. Ancak sizi yönetenin nasıl bir insan olduğunu,oraya nasıl geldiğini,ne şekilde orada kaldığını bilmiyorsunuzdur.İnsanlara ancak anladığı dilden hitap edebilirsiniz. Belki de anladığınız dil budur? Veya belki gözünüzde çok büyüyordur çünkü bu aslında onların sizde var olduğunu gördüğü ancak sizin bir türlü fark edemediğiniz potansiyel bir güçten dolayıdır?

Doğamız gereği bir takım olayları üzerimize almak,insanoğlunun çok sevdiği bir meziyet değildir.Sorumluluk gerektiren yani doğal olarak ağır olduğunu düşündüğümüz bir durumdur bu aslında. Çuvaldızı önce kendimize batırmak. Çünkü o zaman belki de haksız çıkabileceğimizin korkusu vardır üzerimizde ve ego buna asla izin vermez. Çünkü ego her zaman haklıdır,ilkel bir şekilde karşısındakini ezip geçme pahasına hayatta ve ayakta kalmaya,devam etmeye çalışır. Bu nedenle önce karşımızdakini suçlamak her zaman daha kolaydır bizim için.

Şöyle bir düşünelim. Evde,işte,okulda çoğu kez karşılaştığımız insanlarla tartışır ve aslında hiç işitmememiz gereken sözleri işittiğimizi söyler ve kimi zaman üzülür kimi zamansa kızar,olayın üzerine gideriz. Olayda bir payımızın olup olmadığını düşünmek bir yana,içgüdü ya bu,karşı tarafın ne derece haksız olduğunu düşünüp içimizi rahatlatmak istercesine kendimizi telkin etmeye başlarız. Ardından bir sonraki hak etmediğimiz hakaretlere ya da hiç olmaması gereken tartışmalara kadar mutlu mesut yolumuza devam ederiz.Ancak fark edebilineceği üzere burada kırılan bir çok insan ve yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. Peki bunu defalarca tekrarlamak ve yine aynı şekilde kaçmaya çalışmak yerine haklı bile olsak (!) bir düşünmeye çalışmak daha mantıklıca olmaz mı? Olaylara içinden değil,bir üçüncü gözle bakmaya çalışmak,olumlu ve olumsuz her yönüyle ele almak hem bizi olgunlaştıracaktır hem de bizi hak etmediğimiz diğer azarlardan koruyacaktır. O zaman iç rahatlamasının aslında ne demek olduğunu belki de daha iyi bir şekilde fark edebileceğizdir.

Peki bunu neden yapmıyoruz? Çünkü bu bir zihin faaliyeti,enerji,güç ve sorumluluk gerektirmektedir. Beynin sınırlarının zorlanmasını,tarafsız olmayı,olgunluğu gerektirmektedir. İnsanlar genelde beyinlerini biraz çalıştırmakla devrelerinin yanacağından endişe ederler.Ancak korkmayınız,beyin hücreleriniz çalışmakla yorulmaz veya kısa devre yapmazlar. Ancak belki de kazanacaklarınız kaybedeceklerinizden çok daha fazla olacaktır.

Türkiye’de Üniversiteler

İlk olarak “üniversite” kelimesinin tanımı ile başlamak istiyorum.

Üniversite=Yüksek düzeyde eğitim,öğretim,bilimsel araştırma ve yayın yapan fakülte,enstitü,yüksekokul vb. alt bölümlerden oluşan , öğrencilere belirli ihtisaslar kazandıran ve bilimsel özerkliğe sahip olan öğretim ve araştırma kuruluşu.

Görüldüğü gibi burada bir takım sorunlar vardır. Bunlardan ilki , üniversitelerin tanımdaki gibi bilimsel araştırma yapıyor olmamasıdır. Bugün Türkiye’deki üniversitelere baktığımızda kayda değer  bilimsel araştırmalara,haberlere ya da buluşlara imza atanların sayısı bir elin parmakları kadar bile yoktur. Bu elbette ki çalışmalarını tüm olumsuz koşullara rağmen sürdürmeye devam etmeye çalışan bilim insanları,araştırmacılar yoktur anlamına gelmez ancak ne kadar çalışırsa çalışsınlar bir başka ülkedeki meslektaşları kadar başarı elde edemedikleri anlamına gelebilir. O halde akla şu soru gelmelidir ; aradaki fark ne olmalıdır ki,tarafların ikisi de uğraşırken yalnızca bir tanesi başarısından söz ettirebilmektedir?

Öncelikle bir insanın yapmak için yüreğini ortaya koyduktan sonra o işi başarabilmesi kadar, yapabilmesi için içerisinde bulunduğu koşullar,disiplin ve ekipman da bir o kadar önemlidir.Ancak ne yazık ki Türkiye’deki üniversiteler bu konuda yeterince iyi değildir. Bir bilim insanının ortaya bir ürün koyabilmesi için öncelikle o ürünün yapım aşamalarında görev alacak olan maddelere ve ekipmanlara ihtiyacı olmasından daha doğal ne olabilir?

Elbette bu işin yetersiz bütçe ile alakalı olan kısmı idi. Ancak bilimsel araştırma yapılamamasının en büyük nedenlerinden bir diğeri ise üniversitelerde artık araştırmanın,anlamaya çalışmanın ve pratik yapmanın yerini yalnızca okumanın,sadece ezberlemenin ve teorik bilgilerin almış olmasıdır. Kısacası “genç beyinler”in köreltilmeye çalışılması da diyebiliriz. Bunun altında ise elbette başka nedenler mevcuttur. Bilim insanlarının,araştırmacıların ya da akademisyenlerin de tıpkı şu anki ile benzer bir ezberci sistemde eğitilmeleri bu nedenlerin en büyüklerinden bir tanesidir. Bir diğeri ise toplumun ya da her mesleğin içerisinde açık olarak  görülen , bir kişinin kendi yetiştirdiği insanın kendi önüne geçmesini istememesi hadisesidir. Kısacası “boynuzun kulağı geçmesini” istemez.

İkinci sorun ise,üniversitelerin bilimsel özerkliğe sahip olmamasıdır. Diğer Avrupa,Amerika ve Asya ülkeleri ile aynı yüzyılda yaşıyor olmamıza rağmen,2014 yılında Türkiye’de akademisyenler yaptıkları araştırmalar ve makaleler nedeni ile ceza alıyor veyahut tehdit ediliyorsa,burada bir özerklikten ne derece bahsedebiliriz? Yayın yapamama sorunu ise hemen bunun arkasından bağlantılı olarak gelmektedir. Siyasetin yaşamımızın her alanında mevcut olması doğaldır ancak politika buna dahil olmalı mıdır? Laboratuvarların sırf mevcut hükümet taraftarı olan bir kurumun istediği belgeleri onaylamaması nedeni ile kapatıldığı,gazeteci ve öğretim görevlileri ile akademisyenlerin yazdıkları dolayısı ile hapsedildiği bir ortamda özerklik kelimesinin bile ne derece eğreti durduğunu fark etmişsinizdir. Bu şekilde bir tutum üniversite kelimesinin içeriğine aykırıdır.

Türkiye’de dikkatleri yoğun bir şekilde üzerine çeken bir başka mesele ise , öğrencilerin üniversitelerde istedikleri özgürlüğe yeterince sahip olamamasıdır. Çoğu genç lise öğrenimini bitirinceye kadar sıkı devam zorunluluğunun mevcut olduğu ,belirli yönetmeliklere tabi ve önceden belirlenmiş kılık ve kıyafet içerisinde  belirli bir disiplin ile yetişmektedir. Ancak üniversite ,lise gibi kalıp bir sistemi gerektirmemelidir. Üniversiteye girmeye hak kazanmış reşit bir gençten kendi kararlarını kendisinin vermesi,yaptığı her türlü olumsuz davranışın sorumluluğunu üstlenmesi üstelik bir de oy kullanma hakkını layığıyla yerine getirmesi gibi yüksek düzeyde sorumluluklar beklenirken, hemen ardından onlara adeta bir ilkokul öğrencisiymişçesine muamele etmek oldukça tribüne bir davranıştır. Bu yalnızca sahne önünde gösterilen bir oyundur ancak kuliste işler tamamen değişmekte ve yerini katı,kesinlikle hiçbir değişikliğe uğramamış,kendini gelişmeye layık görmemiş zihinlerin yönetmeye çalıştığı bir sistem olarak devam etmektedir. Günümüzde  Türkiye’deki çoğu üniversitede öğrencilerden katı bir şekilde aksama olmadan derslere girmeleri,düzenli not tutmaları ve pür dikkat dersi anlatan kişiyi dinlemeleri beklenmektedir ancak gözden kaçırılan nokta şudur ; aslında bulunduğu bölüme isteyerek girmiş olması gereken (!) öğrencilerin doğal olarak o anlatılanları da kendi isteğiyle dinlemesi ve derse ise kendi isteğiyle zaten geliyor olması gerekmez midir? Eğer bu işlem bu şekilde gerçekleşmiyorsa , bunun arkasında başka bir neden aranmamalı mıdır? Elbette işin bir de bilimsel yönü vardır ki o da bir derse dikkat süresinin kişinin özelliklerine,kişiliğine,konuya olan ilgisine veya ortamına da bağlı olmak suretiyle 16 ila 20 dakika  arasında değişiyor olmasıdır. Buna rağmen öğrencilerden ,üstelik üniversite öğrencilerinden 50 dakika boyunca o derse dikkat kesilmeleri beklenmektedir ve bunun da adil olduğunun düşünülmesi gerektiği dikte edilmektedir. Ancak bu kuruma yalnızca 18 yaşını geçmiş gençlerin değil,aynı zamanda genç,yaşlı,zengin veya maddi durumu iyi olmayan bir çok kişinin de geldiği gerçeği göz ardı edilmektedir. Bu kişilerin belki de bakmakla sorumlu oldukları  bir ailelerinin olduğu veya okula gelebilmek için çalışmak zorunda olabileceği ve derslere katılamayacak olması görmezden gelinmektedir.  Bu tutum tamamen özgürlük kısıtlayıcı bir durumdur.Bu sistem ise insanları belirli bir kalıbın içerisine sokmak istemekten başka bir amaç gütmemektedir.

Tabii tüm bu karmaşanın,çarpıklığın içerisinde öğrencilerin hiç mi yanlışı ya da eksiği yoktur sorusu akla gelecektir. Elbette vardır. Günümüzde soru sormayan, sormaktan çekinen veya soru soracak bilgiye bile sahip olamayan bir gençlik sorunu mevcuttur. İnterneti kütüphanelere tercih eden,duyduğunu okuduklarına yeğleyen bir gençliktir bu. Ancak bu kadar baskının,sindirme politikasının ve düzen olarak adlandırılan bu düzensizliğin içerisinde ne yapacağını ve hangi yöne gideceğini bilemeyen öğrenciler,yaşları dolayısı ile her zaman yaptıkları şeyi yapmayı,işin kolayına kaçmayı tercih etmektedirler. Bu da bizi benim düşünceme göre en önemli sorun olan  öğrencilerin araştırmaya,sormaya ve öğrenmeye teşvik edilememesi sorununa getirmektedir. Kendi meseleleri  ve uğraşları içerisine gömülmüş olan akademisyenler,öğrencileri yeterince motive edememekte,araştırmaya yöneltmek yerine ise yalnızca basit ödevler ile geçiştirmekle yetinmektedirler. Sistem öğretmenlerden bilgileri  kafa karıştırıcı bir takım kitaplar ile  öğrencilere yalnızca ezberletmelerini ister ve onlardan eğitmelerini istedikleri aynı sistem ile eğitilen akademisyenler ise bunu aynı şekilde devam ettirmekte ve bu döngüye bilinçli ya da bilinçsiz olmak üzere katkıda bulunmaktadırlar. Elbette kafası karışan,ne yöne gideceğini bilemeyen ve dahası kendisinden üstte gördüğü profesörlerinin yaşadıklarına şahit olan öğrenci ise doğal olarak amaçsız olacak ve mezun olduğunda ise bir üniversiteli işsiz konumuna düşmekten kaçamayacaktır.

Sonuç olarak,eğer üniversitenin tanımına bir daha bakacak olursak, ondan üniversite olarak bahsedebilmemiz için öğretmen,akademisyen veya araştırmacı kimselerin özgürce makale yazabilmeleri,kurumların herhangi bir baskıya maruz kalmaksızın özerk olabilmeleri,yeterli araştırma ve geliştirme ortamları ve kaynaklarına sahip olabilmeleri gerekmektedir. Peki acaba Türkiye bu tanımın neresindedir? Düşüncelerin zincire vurulmak istenildiği,malzeme vermeden ürün elde edilmesinin beklendiği bu kısıtlı koşullarda herhangi bir gelişmeden bahsedebilir miyiz?

Hayal Gücü Olmadan Yaşayabilir Miydik?

imagesBu çok önemli ve üzerinde düşünülmesi gereken bir sorudur.

Herkes bu konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşacaktır. Hayal kurmanın insanları uçuruma sürüklediğini savunanlardan tutun da hayal kurmadan yaşayamayacağını dile getirenler veya belki de hayal kurmanın nasıl bir şey olduğunu bile bilmeyenler çıkacaktır. Bir çok bilim insanı beyinde düşsel olarak yaratılan olaylara,telekineziye,hayallere inanmazlar. Bir diğer kesim ise bütün bir hayatını tüm bu olgulara dayarlar.

Bense her şeyin bir karara göre yapılması taraftarıyım. Hayal kurmak insanoğlunun çok eski zamanlardan beri gerçekleştirdiği bir eylemdir. Hayal gücü umudun zihindeki imajinasyonudur ve insanoğlu ise umut etmeden,düşünmeden,harekete geçmeden varlığını sürdürebilecek bir yaratık değildir.  Hayal-gücü-coolHayaller ve onları gerçekleştirmeyi isteme derecemiz tüm hayatımızı yönlendirir ve şekillendirir. Ancak , bu durum ayaklarımızın aynı zamanda yere basmayacağını ve hayal kurarken aynı zamanda nerede ve neye göre yaşadığımızı da düşünmememiz anlamına gelmemektedir. Bu elbette “Yapmak istediklerim için doğduğum yer oldukça sınırlayıcı,bunu asla başaramayacağım” türden bir umutsuzluğa kapılmak değil , yalnızca “evet,buradayım ancak orada da olabilirim ve yapmak istediklerimi kurallarına göre gerçekleştirmeliyim” demek gibidir. Kısacası “insan”ın gerçekleştirebileceği hayallerin boyutları ve sınırları olduğuna inanmamaktayım. Ancak bunların içinin boş olmaması ve yapılabilirliğine yürekten inanarak faaliyete geçirilmesi taraftarıyım. Nitekim bunu tarihte de bir çok kez görebilmekteyiz. Elimizde olan ve başarabildiğimiz her şeyi hayal gücümüze borçluyuz.

Bu konuda kısa zaman önce okuduğum ve çok beğendiğim bir yazıyı burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunu söyleyenin tüm zamanların en sevdiğim bilim adamlarından biri olan Albert Einstein’ın söylemesi de beni ayrıca sevindirdi tabii. İşte o yazı ;

” Albert Einstein , “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir” demişti. Çünkü hayal gücü yüksek olan kişilerin başlıca özellikleri ; merak,dinamizm,güçlü bellek,hızlı öğrenebilme,ileri derecede gözlem gücü,gelişmiş analiz yeteneği,soyut düşünebilme,problem çözebilme,yaratıcılık,kendini rahat ifade edebilme ve geniş ilgi alanıdır. Bilim,hayal gücü yüksek olan insanların çok daha yaratıcı olduğunu kanıtladı. Hayal kurdukları sırada fMRI ile beyin incelemesi yapılan kişilerde,bu aktivitenin beynin 12 farklı bölümüne yayıldığı,yani neredeyse tüm beyni harekete geçirdiği tespit edildi.

Aslında hayallerimiz olmasaydı,merak veya yaratıcılık diye bir şey de olamazdı. İnsanların birçoğu hâlâ yaratıcı eylemlerin iyi fikirlerden oluştuğunu sanıyor. Bu,bir bakıma doğru sayılır.Ancak yaratıcılığı tetikleyen iyi fikirlerin merak ve hayal gücü sayesinde şekillendiğini unutmamak gerek.Örneğin,bütün hayatlarımızı kolaylaştıran tüm teknolojik ürünler,birilerinin bunları hayal etmesi sonucunda yaratıldı. İnsanoğlu gökyüzüne bakıp hayaller kurmasaydı yaşadığımız evren hakkında en ufak bir bilgimiz olmazdı.Hatta okyanusları geçmeye bile gerek duymayacağımız için gemiler inşa etmeyecek,kuşlar gibi uçmaya özenmeyeceğimizden uçak yapmayacak,tekerleğe bile ihtiyaç duymayacaktık. Yani evreni keşfetmek bir tarafa,dünya üzerindeki hızımız bacaklarımızın kuvveti ile belirleniyor olacaktı. Ama daha da kötüsü var; hayal gücümüz olmasaydı,mağara duvarlarına resim yapmayı akıl edemez ve iletişim kurmayı öğrenemezdik.Sonuçta bunu başaramasaydık,bugün hâlâ yırtıcılardan kaçarak mağaralarda yaşayan,avlanacak aletleri olmadığı için besin bulmak üzere sürekli göç eden ilkel insanlar olarak kalabilirdik.

Popular Science , Ekim , 2013 .. “

Demem o ki ,asla hayallerinizi bırakmayın ve hayal gücünüzü hafife almayın.. O elinizdeki belki de en önemli dayanaklardan bir tanesi.Sadece başarabileceğinize inanın ve onları kovalamaktan asla vazgeçmeyin. Ancak bunu yaparken onların bir “hırsa” dönüşmeyeceğinden de emin olun.

einstein-hayal-gucu

Piromani (Pyromania)

951283251_41d9fe6f8fBildiğiniz gibi günümüzde gerek küçüklükten gelen bir çocuk istismarı,gerek isşizlik,çevre sorunları,beklentilerin karşılanamaması,borçlar derken insanlarda bir çok psikolojik sorun oluşmaktadır. Evet,ne yazık ki bu günümüz insanlarının en büyük sorunudur. Eminim sizin de vücudunuzdaki her hangi bir yerden doktora gittiğiniz ve sonucu ise “psikolojik” ya da “sinirsel” olarak aldığınız olmuştur. Eh,bu bazen doktorların sığındığı liman olmakla beraber çokta haksız bir sonuçta sayılmaz. Çünkü psikoloji çokta basit bir sağlık sorunu olmakla kalmayıp belki de günümüzün en büyük sorunudur. Nasıl ki bedeniniz iyi olmadığında kendinizi ruhen iyi hissetmiyor ya da “içim sıkılıyor” durumlarına giriyorsanız,aynı şekilde ruhunuz da iyi olmadığında  bedeninize yansıyabilmektedir. Bugün değinmek istediğim psikolojik rahatsızlık ise Piromani  ya da Pyromania.

Piromani , birçok kez istekli ve kasıtlı olarak yangın çıkarma ile karakterize bir rahatsızlıktır. Yangın ve bunun yarattığı olaylar ile büyülenme, bunlara merak duyma ve bunları çekici bulma söz konusudur. Erkeklerde daha yaygın olmakla birlikte bu kişilerin zeka düzeylerinin normal popülasyona göre biraz daha düşük olması olasıdır. Alkolün kötüye kullanımı, antisosyal özellikler, enürezis (çocukluk çağının en önemli ve en sık görülen idrar yapma bozukluğu) ve hayvanlara karşı şiddet kullanma birlikte bulunabilen özelliklerdir. Genellikle çocukluk çağında başlamaktadır ve bozukluğu çocukluk çağında başlayan vakalar her yerde olduğu gibi burada da tedaviye daha iyi yanıt vermektedir.

Ateşin karşısında oturma,yanışında zevk alma,kendisini iyi hissetme durumları normal bir insanda da elbette kendisini gösterebilir. Ancak burada durum biraz daha farklı olmakla birlikte bu kişiler olayı başlatmadan önce birden fazla kere düşünmekte ve amaçlı olarak ateşe vermektedirler; ateşe vermeden önce gerilim ya da affektif uyarılma; ateş ve itfaiyecilikle ilgili malzemelere hayranlık duymakta; ateş yakmaktan ya da sonrasında tanıklık etmekten veya katılmaktan zevk alma, rahatlama hissetmedirler. Hastalar ateşi başlatmadan önce ciddi hazırlıklar yapabilirler. Görüldüğü üzere,ruhsal ya da psikolojik olarak sağlıklı olan bir insandan bir yeri ateşe verdiğinde zevk almasını ve yaptığı şeyi oturup izlemesini bekleyemezsiniz. Üstelik bir de burada canlı hayatı söz konusu ise.

Piroman kişiler sıklıkla çevreden çıkan yangınlarda sıradan izleyicilerdir, sık sık gerçek dışı alarm verirler ve yangın söndürme gayretlerine ilgi gösterirler. Meraklılık çok açıktır. Yangının sebep olduğu mal ve can kaybına ilgisiz olabilirler ve suçluluk duymazlar. Yangın çıkarıcılar sonuçtaki yıkımdan doyum sağlayabilirler. Sıklıkla açık ipuçları bırakırlar. Beraberinde sıklıkla görülen özellikler arasında alkol kullanımı, cinsel bozukluk, ortalamanın altında zekâ seviyesi, kronik kişisel örselenmeler ve çoğu psikolojik sorunun altında yatan neden ; otorite figürlerine kırgınlık bulunur. Küçük yaşlarda başlanan tedavi etkili olabilmektedir.

Evet,belki diğer bir çok psikolojik rahatsızlık kadar zararlı görünmemektedir ancak her an zararlı olabilecek bir potansiyeli vardır.Belki hasta kasıtlı olarak bir canlıya zarar vermek istemese bile istemeden buna neden olabilmektedir. Ne olursa olsun,psikolojik rahatsızlıklar da en az bedensel rahatsızlıklar kadar önemlidir ve hafife alınmaması gereken rahatsızlıklardır. Nerede,ne zaman,kim için sorun çıkaracağını asla bilemezsiniz. Özellikle bizim toplumumuzda yoğun bir şekilde görülen “ben deli değilim” sendromuna kapılmadan ne olursa olsun bu sorunu ortadan kaldırmaya yönelik faaliyetlere geçmelisiniz. Nasıl ki ciğerleriniz ya da kalbiniz ağrıdığında doktora gitmekten çekinmiyorsanız aynı şey bu durum için de geçerli olmalıdır.  Her ne koşulda olursa olsun,asıl önemli olan sizin kendi sağlığınızdır.Başkalarının ne düşündüğü değil! Çünkü ancak siz mutluysanız,başkalarını da mutlu edebilirsiniz ve unutmayın,yargılamak kolaydır,önemli olan bunu ne kadar düzeltebildiğinizdir.

Konu ile ilgili kısa bir de video buldum ; Pyromania – Psychology Documentary

Previous Older Entries